açıkçası kendimi bildim bileli yazıyorum demeyi kendime yakıştıramıyorum – ki demişliğim de çoktur fakat böyle derken abartılı bir dil kullanmış olduğumu kabul ediyorum.
herneyse… şunu söyleyebilirim ama, ilkokuldan bu yana sağa sola sürekli bir şeyler karalıyorum.
yıllarca yazdıklarımı sadece bir avuç insan okudu. öyle ki kimin neyi okumuş olduğunu bile rahatlıkla söyleyebilir durumdaydım. genellikle de hikaye ya da şiir yazardım*. yine de hayatımın hiçbir anında da yazar olmayı düşünmedim. neden düşünmediğimi bilmiyorum; yazarlık – garip ama – bana ağır bir meslek gibi görünmüştür hep. insanın hobisinden para kazanıyor olması kulağa güzel geliyor, kabul. ama bazen hobinin işin içine para girdiğinde kazanıverdiği o derin ciddiyetten de hoşlanmıyorum. ama hayat bu, belli olmaz. büyük konuşmamak gerektiğini uzun, uzun zaman önce öğrendim (ve pek de hoş yollardan geçmediğimi itiraf etmeliyim).
2000’li yılların başında popülerleşen blog platformlarıyla birlikte kendimi bu blog dünyasının bir parçası olarak buldum. çok uzun süre pazarlama ve iş hayatı ile ilgili yazıp durdum. sonra bir takım tatsızlıklar yaşanınca blog’umu oradan oraya taşıdım. en sonunda da kaçınılmaz son geldi ve blog yazma işini tümden bıraktım.
elbette kendi kendime hikayeler yazmaya devam ettim, günlüğüme ufak notlar aldım ama blog açıp tekrar yazmaya başlamak zor geldi.
benim açımdan ilginç olan bir nokta da şu; internet üzerinde sadece iş hayatına yönelik yazılar yazsam da bir başıma olduğumda bu konularla ilgili nadiren yazıyorum. gönlüm her zaman fantastik edebiyattan yana olacak ve Terry Pratchett gibi insanların dünya için çoğu iş adamından çok değerli olduğunu da her zaman düşünmeye devam edeceğim.
kimi zaman da “hikayelerimi bir gün yayınlar mıyım acaba?” sorusu üzerine düşünüyorum. iş yazılarıma da emek harcamama rağmen onları kişiselleştirmiş değilim. iş yazılarımı bir bilgi & deneyim paylaşımı olarak görüyorum ve haliyle internette herkese açık olmaları kendi açımdan bir problem yaratmıyor. ama konu hikayelere gelince… eh, işler değişiyor. orası daha karışık. onlar benim bir parçam. bazıları çok kötü yazılmış, bazıları yarım kalmış, bazıları tamamlanmış ve öylesine bekliyor. kendimi hikayelerimde tek bir kere bile doğrudan anlatmadım ama bir yandan da aslında her şeyimi anlatıyorum. böyle yazarken aklıma banksy geliyor; “I don’t know why people are so keen to put the details of their private life in public; they forget that invisibility is a superpower.” belki bir gün, gelip gelmeyeceğini bilmediğim o bir gün, hikayelerimi de yayınlamaya karar veririm. ama onları benim yazdığımı bilip bilmemenizi isteyip istemediğime de yine o bir gün karar vereceğim.
iç döküşümü okudunuz.
god save the writers
* evet, bir zamanlar şiirlerle aram iyi idi. eğer nadide bir doğa olayı vuku bulursa ve canım şiir okumak isterse kendimi atacağım ilk yer jim morrison’un şiir kitapları olur. o da olmazsa bunu okurum.
Bir yanıt yazın